Kendinize guveniniz ne kadar?

Günümüzde insanlar hep bir yarış içerisinde. Bu yarışı genelde kendisine güvenen ve de inanlar kazanmakta. Aşağıdaki yazıda kendimize ne kadar güvendiğimizi göreceğiz.

Bu sorun, ana teması itibariyle dünkü yazımızla aynı izlek üzerinde yer almaktadır. Şu hâlde biz de, bu benzerlikten faydalanarak önceki makālenin devamı olabilecek nitelikte, tekrar çözüm önerileri üzerine tetkiklerimize devam edelim. Ama öncelikle size gerçek bir yaşam kesitinden söz etmek istiyorum…

 

 

“İNANMAK ya da İNANMAMAK”

“Ülkenin birinde ömür boyu hapis cezasına çarptırılan bir mahkûm yıllarca uğraşıp bir tünel kazmayı başarır. Fakat kaçmayı başardıktan hemen sonra cezaevi görevlileri tarafından tünel fark edilir ve kaçan mahkûm ile polis arasında amansız bir takip başlar. Tekrar cezaevine döndüğünde bir daha aslā çıkamayacağının farkında olan mahkûm, aslā geri dönmemek için tüm gücü ile kaçar. Ama polis onu yakalamak üzeredir. Kaçarken bir tren istasyonuna ulaşan mahkûm, gördüğü ilk trenin vagonuna atlar ve hemen arkasından polis trene ulaşamadan tren hareket eder, vagonların kapıları kapanır. Bu tren yolculuğu boyunca hiç durmayacak olan bir “Express” yük trenidir. Tren hareket ettikten sonra mahkûm içerisinde bulunduğu vagonun bir derin dondurucu vagonu olduğunu sonradan anlar. Ve bu yolculuktan sağ çıkmasının da mümkün olmadığının farkına varır.

Tren durup da kapıları açılınca kaçan mahkûm girdiği vagonda ölü bulunur. Etrafta intihar edebilecek hiç bir malzeme yoktur. Hattâ vagonun derin dondurucusu bile çalışmamaktadır..! [Yolculuk boyunca da çalıştırılmıştır.] ”

İşte sevgili gençler, hikâyede olduğu gibi ve yukarıda değindiğim gibi bizi kuşatan varlık âlemini nasıl algılıyorsak “solar plexus”umuz da, bu algılarımızın ve de düşüncelerimizin ışığında / uzantısında / paralelinde savunma amaçlı yeni bir psiko-biyolojik bir pozisyon alıyor. Bu pozisyon ise giderek bireyi doğal olandan / alandan uzaklaştırıyor. Beynimiz ve vücudumuz normal yaşam aktivitelerini terk etmeye başlıyor.

Böylece kurgusal ve hayâlî olan dış yaşamdaki uyaranlar, sanki gerçekmiş gibi algı ve uyarana ağımıza girmeye başlıyorlar. Ve bizler de iç konuşmalarımızda bu uyaranlar yumağını, daha “karmaşık” ve “başa çıkılmaz” olarak görmeye başlıyoruz. Bu uyaranlar sanki gerçekmiş gibi, kendi potansiyelimizi ve başa-çıkma davranışlarımızı bizzat kendimiz engelliyoruz. Çaresizlikten ve korkularımızdan güç alan uyaranların bombardımanı ardında giderek tükenmişlik, engellenmişlik, çaresizlik ve güvensizlik hissediyoruz.

Biraz önce ki örnekte de olduğu gibi “Kaçak Mahkûm” atlamış olduğu vagondaki dış uyaranlar yumağını kendisi için bir ölüm tehdidi olarak algılamıştır. Gerçekte vagonların soğutma sistemi çalışmadığı hâlde “kaçak mahkum” bu durumu bir iç-konuşmayla, sanki gerçekten soğutma sistemi çalışıyormuş gibi yaşantılamaya başlamıştır. Bu iç-konuşmalarla ve düşünce bombardımanıyla daha da yoğunlaşan kurgusal yaşantılama, giderek gerçek yaşamın yerini almakta ve birey gerçekle olan biyolojik, psikolojik bağlarını giderek yitirmektedir. Bu kopma işlemi son noktaya vardığında ise birey büyük bir korku ve kaygı yaşamasının sonucunda, derin bir şok yaşayarak yaşama vedâ etmiştir.

İşte aynen öyle de sevgili gençler, bizler de insân olarak korkularımızı ve kaygılarımızı çoğu kez iç-konuşmalarımızla ve hayâlî düşüncelerimizle abarttıkça abartırız. Ve gerçekmiş gibi bir yanılsamaya düşeriz. Bu abartılı iç yaşantıların ve de iç-konuşmaların geriliminde ve enformasyon [bilgi] bombardımanı altında giderek kendimizi işgāl edilmiş, mağlup, yenik, mağdur, çaresiz ve kurban olarak seçilmiş hissederiz. Bu duygusal olumsuzlama ile de giderek karamsarlığa ve kötümserliğe gömülürüz. Bu gömülme ile de yaşamla olan bağlarımızı zayıflatır ve mücadele yeteneğimizi kaybederiz. Bu kaybedişlerle ve bu yenilgilerle pekişen bir kişilik örüntüsünü benimser, sonra da burnumuzun dibindeki ufacık mutlulukları, umutları ve kazanımları dahi yaşantımıza eklemleyemeyiz. Başta söylediğimiz gibi bu durum yeni yenilgiler dizisini; yeni yenilgiler dizisi de yeni bir “güvensizlik” ve “başarısızlık beklentisi”ni doğurmaktadır.

Evet sevgili gençler…..! Silkinin ve kendinize gelin..! Olumsuz düşüncelerle beklentilerinizi ve gelecekteki plânlarınızı ilişkilendirmeyin ve de pekiştirmeyin. “Solar Plexus” sisteminize yanlış, hayalî, korkulu, olumsuz, edilgen ve kötümser veriler veyâ düşünceler göndermeyin. Kendinize gelin..!

Hemen bu kez, başarılı olmayı ve ne olursa olsun yeniden denemeyi seçin! Geçmişin enkāzlarını kurcalamayın. Değişmeyi, denemeyi seçin! Olumlu düşüncelerle iç dünyanızı zenginleştirmeyi seçin! Kendinizle olan iç-konuşmalarınızın olumlu ve cesaretlendirici duygusal yükler / kipler taşımasına dikkat edin. Ne olursa olsun yeniden deneyin! Solar Plexus’nuza ertelemeyi değil, seçim yapmayı ve yeniden denemeyi öğütleyin.

Tüm var-oluşunuzla, bu değin yapmış olduğunuz çalışmalarınıza inanın..!

 

Atılım ve girişim yapmayı seçin..!

Ondan sonra seçileceksiniz..!

Göreceksiniz…!

 

Sevgi ve saygılarımla

 

haber7   Yazar:Mehmet Hakan Alşan

]]>

editor

2006 yılından bugüne polis olmak isteyenlerin rehberi

Bunları da sevebilirsiniz

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir